top of page

Vehhabi isyanları ve Suud'ların 350 yıllık kronikleşmiş Türk Fobisi

  • Yazarın fotoğrafı: Adil Can Kavcar
    Adil Can Kavcar
  • 28 Oca 2024
  • 7 dakikada okunur

Son dönemde 29 Aralık’ta Suudi Arabistan’da Galatasaray ve Fenerbahçe arasında oynanması planlanan süper kupa final maçı öncesinde takımlarımızın taleplerinin Arabistan yetkili mercileri tarafından kabul edilmemesi ile patlak veren gerilim ve yaşanan olaylar herkesin malumu.


Çıkış noktası gereği herkes olayın aslında laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucu değerlerine karşı alınan tavırdan ötürü meydana geldiğini düşünmüş olacak ki ülkemizde gündem bu alanlara kilitlenip kalmıştı.


Ayırt etmeksizin çevremde karşı karşıya kaldığım her olayı derinlemesine çözebilmenin tek yolunun konunun kök nedeni bulup onu çözmekten geçtiğini bildiğimden dolayı yaşanan bu krizin de kök nedenini bulmaya odaklandım.


Bu konu hakkında da yukarıda belirttiğim doğrultuda yaptığım geniş çaplı araştırmalar ve kaynak incelemeleri sonucunda olayın temelinin birkaç sebepten oluştuğunu ve fakat bunlardan hiçbirisinin erken Cumhuriyet dönemi veya günümüz ile uzaktan yakından alakasının olmadığını fark ettim.


Ancak konunun en derininde ne kadar ana sebep o olarak gözükmese de Suud'ların geçmişten gelen Türk fobisinin olduğu da su götürmez bir gerçekti.


Suud'ların içinde içten içe besledikleri bu fobi, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminin ilk yıllarına denk gelen günümüzden 350 yıl öncesine dayanan daha geniş perspektifli bir durumdu.


Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti’nin Suud'ların ilk ortaya çıktığı dönemindeki öncülü Osmanlı İmparatorluğu’nun 1700’lerin başından itibaren içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve sosyal durumları ve bölgesel koşulları ayrıntılı olarak inceledim.


1700’lerin başında Osmanlı ordusunun mevcut durumu, Dünya’da görülen ulus devlet hareketleri ve İmparatorlukların ulus devlet hareketleri ile duraklama dönemine girmesi


1700’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu dönemine göre ulaşılabileceği en geniş sınırlara sahipti. Britanya İmparatorluğu ile birlikte bilinen dünyanın en büyük ve güçlü iki devletinden birisiydi.


Bir İmparatorluğun sınırlarının geniş olmasının şüphesiz en büyük dezavantajı uzak coğrafyalarının sürekli olarak kontrolden uzak ve isyana elverişli olmasıydı. Bu yüzden İmparatorluk güçlerinin önemli bir kısmı merkezden uç bölgelere doğru dağıtılmış konumdaydı.


Ayrıca diğer İmparatorluklara nazaran Osmanlı’nın egemenliği altında bulunan bölgelerdeki halk yaşantısına direk müdahil olmayan ve sömürüden uzak yönetim anlayışı aslında devrin imparatorluklarının da yönetim anlayışından uzak bir yönetim anlayışıydı.


Ancak bu ferahlık özellikle doğu toplumlarında ve ulus devlet hareketlerinden etkilenen bazı çevrelerde sürekli isyanı da beraberinde getirmekteydi. Bu yüzden özellikle merkezden uzak sancakları, ulus devlet hareketlerinin sıkça görüldüğü noktaları ve bölgeleri korumak için imparatorluğun en yetenekli askeri ve sivil idarecilerinin görevlendirilmesi çok önemliydi.


Tüm bunların yanı sıra başkente koşulsuz bağlı merkez kuvvetlerinin de sürekli ayakta ve güçlü durması da gerekirdi.


Osmanlı’da merkez kapıkulu askerleri tarafından korunmaktaydı. Bu askeri kuvvetin en ileri gelen ve gözde birliği ise o dönemlerde Yeniçeri Ocağı’ydı.


Yeniçeriler gayrimüslim devşirmelerden kurulu bir orduydu.


Doğrudan doğruya İmparatorluğun en büyük güç erki olan padişaha bağlılardı. Padişah ile yeniçeriler arasındaki bağ o kadar yüksekti ki her Osmanlı padişahı ve şehzadesi aynı zamanda bir yeniçeri ocağı mensubu olarak görülür ve belli yaşa geldiğinde askeri eğitimini Yeniçeri ocağı mensuplarından alır ve yeniçeri yemini ettirilirdi.


Aslında diğer ordu birliklerine nazaran yeniçeriler kendilerini devletin değişilmez bir parçası ve yegane koruyucusu olarak görmektelerdi.


İşte tam da bu nedenle devletin siyasi işlerine de bazı dönemlerde karıştıkları ve bu konuda birçok isyan çıkardıkları da bilinen bir gerçekti.


Fakat ordunun en elit birlikleri olmaları sebebi ile zaman zaman devletin başına açtıkları sorunlar bir nevi üzeri örtülerek “yaramaz bir çocuğun taşkınlıkları” olarak görülüp sümen altı ediliyordu.


Dünyanın en büyük şark imparatorluğunda vaziyet bu şekilde iken aynı dönemde özellikle Avrupa’da başlayan Rönesans hareketleri etkisi ile her alanda Avrupa’nın yükselişi tüm hızıyla devam ediyordu.


Askeri alanda da kendini geliştirmiş Avrupa devletleri, zaten ülkelerin alanlarının da büyük olmaması sebebi ile merkeze daha bağlı ve profesyonel sayılabilecek askeri sistemlerin özellikle kara ordularında oturması ile askeri olarak eskisinden daha mukavemetli hale gelmeye başlamıştı.


Buna nazaran daha geleneksel olarak yönetilen, daha alaylı orduların küçük ve fakat sistematik ordulara karşı gelemeyeceğinin farkında olan aydın Osmanlı devlet yöneticileri kendi ordularının da modernize edilmesi amacıyla harekete geçti.


Nizam-ı Cedid Hareketi ve Osmanlı Ordusunun Modernizasyon Çabaları


Günümüz Türkçesinde “yeni düzen” anlamına gelen bu hareketin başlatılmasındaki ilk amaç her ne kadar ordunun modernize edilmesi ise ikinci ve asıl amaç sürekli isyanları ve başarısızlıkları ile anılır olan yeniçeri sistemini tamamı ile ortadan kaldırmaktı.


İlk deneme Ziştovi ve Yaş antlaşmaları sonrasında 1717’de 3. Selim döneminde yapıldı.


İstanbul’a Fransız subay heyeti getirildi.


Heyetin önerdiği ilk sistem yeniçeri ve diğer ocakların belirli eğitimlerden geçirilerek tekrar modernize edilmesi olmasına karşın ocak ağalarının bu talimleri reddetmesi ile eğitimlerin yeni kurulacak bir orduya yapılması kararına varıldı.


Heyetin yetiştirdiği yeni askeri birlikler ise “Nizam- Cedid ordusu” olarak anılır oldu.


Farklı kuvvetlerin eğitilmesi ile ordu mevcudu yaklaşık 230.000 kişiye ulaştı.


Yetiştirilen birlikler imparatorluğun en problemli uç bölgelerine dağıtılarak oradaki isyanların azaltılması ve bastırılması konusunda fayda sağlanması hedeflendi.


Tarihteki ilk Suudi devleti Diriye Emirliği’nin kurulması ve İlk Vehhabi (Suud) İsyanları


Osmanlı merkezinde bir taraftan bitmek bilmeyen yeniçeri isyanları diğer taraftan ise ordunun modernizasyonu ile meşgulken aynı zamanda uzak eyaletlerde patlak veren isyanlar ile de uğraşmak zorunda kalıyordu.


1744 yılında bu isyanlardan en büyüğü Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab (Vehhabiliğin kurucusu) ve Diriye Prensi Muhammed bin Suud (Suud Hanedanlığının kurucusu) güçlerini birleştirmesi ile Arap yarımadasının ortasında başladı.


İsyan o kadar büyüdü ki Diriye Emirliği adında bağımsız bir devlet bile kuruldu.

Bu devlet aslında tarihte kurulan ilk Suudi devletiydi.


Emirliği düzensiz ordusu 1800’lerin başında 20.000 kişilik ciddi bir kuvvete ulaştı.


Aynı dönemde Fransa İmparatoru Napoleon Bonaparte’nin Mısır’ı işgal etmesi ile bölgede Osmanlı hakimiyetinin kısmen kaybolmasını fırsat bilen Diriye Emirliği Mekke ve Medine’yi ele geçirdi.


1517’den bu yana kesintisiz devam eden Osmanlı hükümdarlığı iki kutsal şehir üzerinde ilk kez bu dönemde sona erdi.


Suriye ve Irak bölgesine akınlar düzenledi ve Kerbela’yı yağmaladı.


II. Mahmut yaşanan gelişmelerin ardından Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya Diriye Emirliği’nin yok edilmesini emretti.


Oğulları Ahmet Tosun Paşa ve İbrahim Paşa ve emrindeki modernize edilmiş ordu ile birlikte Diriye Emirliği’nin üstüne yürüyen Kavalalı Mehmet Ali Paşa tam bir yaşlı kurttu.


Tosun Paşa’yı emrindeki ordu ile birlikte Süveyş kanalı üzerinden Hicaz’a sevk ettirdi.


Bu sayede Medine düştü ve tekrar Osmanlı hakimiyetine girdi.


Hemen ardından Mekke, Cidde ve Taif’te Tosun Paşa tarafından geri alındı.


Abdullah bin Suud ile yapılan barış görüşmeleri bir neticeye varmayıp 1816’da da Tosun Paşa’nın ölümü ile bölgeye babası tarafından sevk edilen İbrahim Paşa yarım kalan işi tamamlayarak Diriye’yi ele geçirdi.


Tosun Paşa’nın aksine müzakere diline kapalı olan ve daha acımasız bir mizaca sahip İbrahim Paşa, Diriye’yi adeta haritadan sildi.


Abdullah bin Suud ve dört oğlunu yakalattı.


İstanbul’a götürülen Abdullah bin Suud bizzat II. Mahmud’un önünde kılıçla kafası kesilmek suretiyle idam edildi. 


Suud hanedanlığının kurucusu 1818 yılında bir Osmanlı Padişahının önünde idam edilmesi ile 1744’de başlayan Suudiler ve Türkler arasındaki husumet doruk noktasına ulaştı.

 

1821 Batı destekli Yunan İsyanı ve Kavalalı’nın Yunanistan’a gönderilmesi ve İkinci Suud Devleti’nin kurulması


Arabistan’da mutlak Osmanlı hakimiyetinin tekrar sağlanmasından sadece 3 yıl sonra bu sefer İngiltere, Fransa ve Rusya desteği ile ulus devlet kurulması için Yunan ve Rum tebaa bugün ki Yunanistan topraklarında 1821 yılında ayaklandı.


Ayaklanma kuzeye doru ilerleyip Selanik sırtlarını tehdit etmeye başladığında II. Mahmut sürecin kontrolden çıkarak payitahta kadar ilerleyeceğini düşündü.


Elinde merkez kuvvetlerin dışında kullanabileceği, yardım alabileceği modern eğitim almış tek ordu mevcutta Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa emrinde konuşlandırılmış orduydu.


Oğlu İbrahim Paşa, donanmasının başındaki amiral İsmail Gibraltar ve askeri kuvveti ile birlikte padişah emri ile Mora’ya çıkartma yapan Mehmet Ali Paşa sayesinde Yunan isyanı neredeyse kırılma ve bertaraf edilme durumuna geldi.


Ancak İsyan destekçisi İngiltere, Fransa ve Rusya’nın araya girmesi ile birlikte 1827’de Osmanlı Donanması düzenlenen yıldırım bir saldırı ile yok edildi.


Ayaklanma Yunan ayaklanmacıların lehine döndü.


Neticesinde 1829’da Edirne Antlaşması ile Yunanistan bağımsızlığını kazanarak krallığını ilan etti.


Yunan İsyanları sebebi Mora’ya gitmek için hazırlık yapılan süreçte Mısır’da yaşanan otorite boşluğundan faydalanan Suudlar II. Mahmud karşısında infaz edilen Abdullah Bin Suud’un torunu Türki bin Abdullah bin Muhammed öncülüğünde 1918’de Riyad’ı ele geçirerek Necid Emirliği adı altında İkinci Suudi Devleti’ni kurdu.


Yeni devlet egemen güç olarak Osmanlı’yı tanımasına rağmen kurduğu yeni Vehhabi idaresi ile iç işlerine kimseyi karıştırmadı.


Devlet birinci Suud devletinden daha az toprağa sahip olmasına rağmen uzun sayılabilecek bir süre sorun çıkarmadan sessizce güç topladı. Ordusunu güçlendirdi.


Bu süreç içinde Osmanlı’ya bağlı bir duruş sergiledi. (Veya öyle görünmeyi tercih etti.)

Fakat Suud’lar günümüzde dahi kendi içlerinde yaşadıkları hanedanlık egemenliği kavgasını o dönemlerde de yaşamaktaydı.


Bu çatışma ortamı devleti zamanla derinden etkiledi.


Yine kendi içlerinden çıkan El Raşid Devleti ordusu tarafından aldıkları ağır yenilgi sonucunda 1891 yılında yıkıldı.


Üçüncü Suud Devletinin Kuruluşu ve Suudi Arabistan’a dönüşüm Süreci


İkinci Suud devletinin yıkılışı ile birlikte bölgede 20 yıldan fazla süre bir sessizlik hakimdi.


Küçük emirlikler olmasına rağmen arada birlik sağlanamaması ile devlet kurulamadı.  


Ancak Riyad da aileler arasında yapılan barış ile Riyad Emirliği olarak anılan üçüncü Suud devleti 1913 yılında yine Riyad merkezli olarak kuruldu.


Devlet kuruluşundan itibaren batılı devletler tarafından açıkça desteklenmiş ve Osmanlı’nın bölgede özellikle güç kaybetmeye başlamasını daha da hızlandıran bir etken haline getirilmişti.


Osmanlı bölgedeki politik gücünü kaybetmesi ile de Arap yarımadasında bulunan hemen her emirlik ile mücadele eder hale gelmişti.


Özellikle Abdullah Bin Suud’un bir Türk İmparatoru önünde infaz edilmesi bölgedeki Suud ailesine mensup olan veya olmayan hemen her emirliğin hoş karşılamadığı bir durumdu.


Bu kapsamda üçüncü Suud devleti Osmanlı’nın bölgedeki diğer emirlikler ile gerçekleştirdiği mücadeleleri fırsat bilerek topraklarını üç yıl gibi kısa sürede genişletti.


Sonuç olarak 1921 tarihinde bölgedeki büyük güçlerden birisi olan Cebel Şammar Emirliği’ni de yenerek Necid Sultanlığı adı altında birçok kabileyi birleştirdi ve misyonunu tamamlamış oldu.


Artık sınırları neredeyse günümüz Arabistan’ına kadar genişlemiş bir Necid Sultanlığı 1925’te Hicaz Krallığını ’da ele geçirerek Hicaz-Necid Krallığı’na dönüştü.


Bu krallık 7 yıl sonra kendisine katılan El-Hasa ve Katif ile birlikte günümüze kadar gelen “Suudi Arabistan Krallığı” adı altında birleşti.


Sonuç olarak,


Günümüzde Arap yarımadası üzerinde hüküm süren Suudi Arabistan Krallığı mevcut konumuna gelmesi için yaklaşık 350 yıl boyunca batılı devletlerin desteği ile birlikte bölgedeki egemen güç olan Osmanlı İmparatorluğu’na sürekli isyan etmiştir.


Toplamda 7 devlet kurulması ve dağılması süreci sonunda mevcut durumuna gelmiştir.


Birinci Suud devletinin yıkılması, Diriye’nin haritadan silinerek yok edilmesi ve Abdullah Bin Suud’un bir Türk İmparatoru önünde infaz edilmesi günümüze kadar içten içe beslenen bu Türk fobisinin asıl sebebidir.


Bu bağlamda 29 Aralık 2023 tarihinde 20:45’te oynanacak olan ve fakat çeşitli nedenler ile ertelenen Galatasaray – Fenerbahçe süper kupa final maçı öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmelerin asıl nedenleri,


  • Cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir ülkenin Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. Yılında en önemli müsabakasının simge şehirler olan Samsun veya Ankara yerine üniter mutlak monarşi ile idare edilen bir İslam devletinde oynatılmasının taraflarca kabul edilmesi


  • Maddi nedenlerden ötürü üzerinde iyice düşünülmeden düzenlenen sözleşmede Türkiye Cumhuriyeti halkının milli ve manevi değerlerinin hesaba katılmamış olması,


  • Mevcut devletin mezhepsel anlayışı ve bu kapsamdaki kurallarının önceden yetkililerimiz tarafından bizim anlayışımıza uygun olup olmadığının detaylıca incelenmemesi,


  • Her ne kadar dışarıdan öyle görünmemesine rağmen yukarıda detaylıca anlattığım gibi Abdullah Bin Suud’un infazı, Diriye’nin haritadan silinmesi ve birinci Suud devletinin yıkılması gibi sebeplerden ötürü Suud Hanedanlığı'na mensup kişilerin beslediği Türk fobisi şeklinde sıralanabilir.

 

Adil Can KAVCAR

28.01.2024, Denizli

Comments


İletişim

Gönderini aldım, teşekkür ederim.

Sitenin tüm hakları Akdeniz Dergi'ye aittir.

bottom of page