Türkiye'deki Liyakat Sorunu
- Adil Can Kavcar
- 20 Oca 2023
- 3 dakikada okunur
Özellikle son zamanlarda uygunluk, yeterlilik, yetenek ve yaraşırlık anlamına gelen “liyakat” kelimesini sıkça duyar olduk.
Napoleon Bonaparte’ın “insan neye ihtiyacı varsa onun için savaşır.” sözünden yola çıkarsak, insanlar veya toplumlar en çok neye ihtiyaç duyarsa onu günlük hayatında konu edinir.
Ülkemizde televizyon ve yeni medya olarak adlandırılan internette yayınlanan programlardan tutunda kahvehane sohbetlerine kadar liyakat sorunu her yerde konuşulur hale geldi.
Uzun yıllar boyunca ülkedeki her toplulukta ilk önce savundukları, düşünceleri veya yeterliliği tartışılır olmasına rağmen sırf diğerlerine karşı sempati kazanması ile bazı tipler ön plana çıktı.
Bu ufak kayırmalar ilk olarak aile ve eğitim sisteminde baş gösterdi.
Kaba-saba, azından hiç düzgün kelime çıkmayan, yarı cahil sayılabilecek aile bireyleri veya eğitmenler sempatileri ile kendi topluluğunda rol model haline geldi.
Buradan beslenen yeni nesiller ister istemez farklı noktalara savruldular. Türkiye’de ponzi ve piramit sistemi ile kolay para kazanma hevesi, kabadayılık, okur-yazarlıktan uzaklaşma gibi daha birçok olumsuz eylem de bu kategorideki işe yaramazlar tarafından topluma aşılandı.
Doğruluk, çalışkanlık ve daha birçok pozitif ama meşakkat isteyen konu yavaş yavaş toplum için sıkıcı, öteki ve dışlanmış bir duruma geldi.
İşin başında toplum, bu tip ufak liyakatsizlikleri ve kayırmaları görmezden geldi.
Çünkü genele bakılınca sadece sempatisi için pohpohlanan bu tipler oldukça azınlıktaydı.
Fakat sonra kelebek etkisi gibi farklı çıkarlar için liyakatsizlik hemen her noktada meşru ve olağan hale geldi.
Yüksek öğretim kurumlarındaki akademisyenlerin önemli bir çoğunluğu dönemin siyasi konjonktürüne uygun, üstlerinin çantalarını taşıyan, kendi fikirleri olmayan, her türlü baskı ve kaprise göz yuman, yumuşak başlı sorgulamayan kişiler olmaya başladı.
Bu zatlar makale yazamaz, ders anlatamaz ve düşünemez haldelerdi. (Bende dönemimde öğrenci olmama birçoğuna acıyarak bakıyordum.)
Şirketlerde de durum bundan farksız haldeydi. Sadece ve koşulsuzca itaat eden, her şeye emme basma tulumba misali kafa sallayan ve kabul eden, susan, itiraz edemeyen, düşünemeyen, başkalarının emeğini sömüren, ahde-vefadan yoksun, idare edemeyen ve “tanıdık” olan kişiler önemli noktalara yerleşti. Bu durum özel sektörü de derinden etkiledi.
Maaş dengesini alt üst etti. Böylelikle 10 kişinin iş yükü 3 kişiye binmeye başladı. Bu açığı kapatmaya çalışan iyi niyetli birkaç personel de ağır yük altında günden güne daha çok ezildi.
Bu elbette şirketlerin genel durumuna da yansıdı. Analitik düşünemeyen ve tarafsız analiz yeteneğinden yoksun, geleceği okuyamayan, fikirsiz beyinler yüzünden şu anda Türkiye’de birçok önemli şirket ya battı ya da batmak üzere.
Kamu kurum ve kuruluşları da bu durumdan nasibini aldı. Türlü nedenlerle liyakatsiz personel zaten şişkin olan kadroları daha da şişirdi. Zaman geçtikçe gerçek manada liyakat sahibi personel de yaşadıklarına dayanamayarak yaşı gelir gelmez emekliliğini istedi.
Şu an neredeyse personel fazlalığı bile bulunan birçok kamu kurumuna ve belediyelere hala, liyakat göz ardı edilerek, sırf onun-bunun tanıdığı veya akrabası diye personel alınmaktadır.
Siyasi partiler bile sadece genel başkanın istediği, ses çıkarmayacak ve her söylenene tamam diyecek, parası olan kişileri partilerinde önemli yerlere getirir hale geldi.
Her belediye sadece kendi görüş ve düşüncelerine uygun müteahhitler ile çalışmaya başladı. Onlar için işin kalitesi, şartnameye uygunluk, kamu çıkarları ve şirket geçmişi çok önemli değildi. Önemli olan tek şey işi yapanın ve kazananın onlardan olmasıydı.
Özetle liyakatsizlik öncelikle bir sempati ile başlayıp ilerleyen dönemlerde “benden”, “susuyor”, “tamam diyor”, “dayısı-amcası bizden”, “aman kızdırmayalım” gibi hastalıklı düşünceler yüzünden her yere yayıldı.
Memlekette her noktada yer tutan bu silik kişilikliler, dönemin koşullarına göre yaprak gibi dönüp durdular. Bunların yüzünden milyonlarca genç yanlış ve robot gibi yetiştirildi. Nesiller artık bilimi, kitapları, dünyayı ve teknolojiyi unutarak bu siliklerin peşinde kabadayılığı, kolay yoldan para vurmayı, emeksiz-yemenin nasıl olduğunu öğrendi. Yani bu kimliksiz insanlar sadece kendi hayatlarını değil arkasından gelen koca bir nesli heba ettiler, ediyorlar.
Bence ülkemizin ihtiyaç duyduğu şey, sorunun en temeline inilmesidir.
Yani her şeyden önce eğitim sisteminin değiştirilmesi, tüm sürecin merkezileştirilmesi (Tamamen öğretmenin veya mahalli yöneticinin keyfine bırakılmaması), ailelerinde alanında uzman gerçekten liyakat sahibi kişiler tarafından eğitilmesi ve aydınların topluma inerek genel yaşantıda aktif bir rol-model olması gerekir.
Sonrasındaki süreç zaten doğru bilinçlenmiş yeni neslin elinde daha kolay şekillenebilir.
Comments