top of page

Lozan'a Giden Yol-1

  • Yazarın fotoğrafı: Adil Can Kavcar
    Adil Can Kavcar
  • 24 Haz 2022
  • 7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 14 Eki 2022

Lozan Barış Antlaşması günümüz Türkiye’sinde birçok kişi tarafından bazen doğru bazen de başka amaçlara hizmet etmek amacıyla oldukça çarpıtılmış bir biçimde dile getiriliyor.

Genellikle konu hakkında kamuoyuna çeşitli safsataları yayan kişilerin açıklamalarından toplamda ana metni 21 sayfa olan bir antlaşmayı dahi okumadıkları net biçimde anlaşılıyor.

Ayrıca en temelde beş ülkenin kaderini ve gelecek politikalarını direk etkileyen bir antlaşmanın sadece bu 21 sayfa ile sınırlı kalarak incelenemeyeceği de açıktır.

Bu sebeple biz, büyük bir ana başlık olarak gördüğümüz Lozan'ı; öncesi, işleyişi ve sonrası ile detaylıca inceleyeceğiz.


Serimiz, Lozan’a giden yolda ilk olarak savaşın sonuna doğru İzmir’de kurulan İyonya Devletinin, Kurtuluş Savaşı’nın son döneminin ve Mudanya Ateşkes Antlaşmasının bu yazıda incelenmesi ile başlayacaktır.


İyonya Devleti


30 Temmuz 1922 tarihinde savaşın sonuna doğru İzmir’de işbirlikçi bazı yerel halkın desteği ile İzmir Yunan genel valisi tarafından kurulan ve toplam ömrü 5 hafta süren bir özerk devlettir.


Bu devlet, varoluş olarak değil ancak kuruluş amacı bakımından kesinlikle incelenmelidir.

Serv antlaşması ile İzmir, Manisa, Akhisar ve Ayvalık İstanbul Hükümeti tarafından Yunanistan’a verildi.


Fakat Kurtuluş Savaşında Türk ordusunun edindiği başarılar Yunanlıların uzun vadede Anadolu’da kalamayacağını açıkça gösterdi.


Bu huzursuzluk Yunanistan’ı kral ve kral karşıtları kamplaşmasına itti.


Ana karada kralcılar güçlü iken özellikle Anadolu’da yer alan halk ve subaylar kral karşıtı Venizelos’u destekledi.


Ayrıca daha önce Anadolu’dan çekileceği belli olan Fransa ve İtalya’da Yunan kuvvetlerinin kendilerinin olmadığı bir Anadolu’da bulunmasını istemiyordu.


İngilizler ile yapılan görüşmelerin sonucunda savaşta başarısız olan Yunanistan’ın ana kuvvetlerinin en azından Batı Anadolu’dan çekilmesi gerektiği kararına varıldı.


Bunun yerine İzmir ve çevresinde yerel halkın da kabul edebileceği özerk bir devlet kurulması fikri ön plana çıktı.


Böylelikle hem Fransız-İtalyan cephesi mutlu edilecek, hem Yunanlıların Anadolu’daki varlığı garanti altına alınacak hem de İngiliz Asya politikası başka bir noktadan yeniden filizlenecekti.

Gerekli girişimler sonucunda yerel Rum azınlığında desteği alınarak 30 Temmuz 1922’de İzmir Yunan Genel Valisi Stegiadis tarafından Hükümet Konağı’ndan okunan bir bildiri ile İyonya Devleti kuruldu.


Devlet fiili varlığını Türk ordularının 9 Eylül’de İzmir’e girmesi ile 5 haftada yitirdi.


Ancak bu devlet kuruluşundan yıkılışına, Fransa-İtalya ve İngiltere ile Yunanistan arasında son zamanlarda yaşanan görüş ayrılığını ve Yunanistan’ın savaşın kaybedilmesi ile yavaş yavaş ikiye bölünmesi gerçeğini ortaya koyan en somut örnekti.

Kurtuluş Savaşında Sona Doğru


Türk ordusunun 30 Ağustos 1922’de Yunan ordusunu Afyon tahkimatından söküp İzmir istikametine çekilmesine zorlaması ile birlikte şehirde bulunan Yunan ve Rum kökenli azınlığı ve askeri yetkilileri büyük bir telaş sardı.


Akabinde 1. Yunan kolordusu komutanı olan ve esir düşmeden hemen önce Yunanistan’ın işgal kuvvetlerinin başkomutanlığına getirilen fakat görevi henüz kendisine tebliğ bile edilemeden 2 Eylül 1922’de Çalköy’de ordusu ile birlikte Türk ordusuna esir düşen General Trikopis’in esaret haberinin alınması ile İzmir’deki telaş yerini kaosa bıraktı.


Yunan yetkililer, 2 Eylül’de İngiltere yönetimine yazdıkları gizli telyazı ile Yunan ordusunun daha fazla zarar görmeden Anadolu’yu boşaltması için taraflar arasında bir ateşkes için öncülük etmelerini talep ediyorlardı.


Yunanistan’ın talebi üzerine harekete geçen İngiltere; Fransa ve İtalya başta olmak üzere Papalık makamı dahil birçok merciden yardım istiyordu.


Türk tarafı ise yenilgiye rağmen geri çekilen Yunan kuvvetlerinin geçtikleri bölgelerde halkın malına ve canına kastettiğini söylüyor ve bu sebeple Anadolu toprakları tamamı ile işgalci kuvvetler tarafından boşaltılmadan yapılacak bir ateşkes antlaşmasına sıcak bakmıyordu.


Bu arada Yunan ordularının İzmir’e ulaşan büyük bir kısmı, İngilizlerden gelecek yanıtı dahi beklemeden gemilere bindirilerek İzmir’den uzaklaştırılıyordu.


Zafer Sonrası Dünya Basını


Elde edilen Türk zaferi dünya basınında geniş yankı buldu.


Bu durum o tarihe kadar ezilen toplumların emperyalist güçlere karşı harekete geçmesini sağladı.


12 Eylül 1922 tarihli Hırvat Hrvatska Sloga gazetesi; “Mustafa Kemal’in varlık savaşı veren bir halk kahramanıdır ve Yunanistan’ın bu yenilgi ile birlikte cezasını çekmek zorunda kalacağı bir kez daha kanıtlamıştır.”


16 Eylül 1922 tarihli Belgrad Nasa Pravda, “İslam dünyasının düşmanı Yunanistan ve Lloyd George’un tahmin bile edemeyeceği koşulları şimdi Kemal Paşa onlara dayatmaktadır.”


14 Eylül 1922 tarihli Sırbistan İrsad gazetesi, “Kahraman Türk ordusu macera meraklısı İngiliz ve Yunanlıları büyük bir bozguna uğrattı. Bu onlar için aşağılayıcı bir darbedir.”


12 Eylül 1922 tarihli Bulgar Echo de Bulgarie ve Fransız Le Temps’de yayınlanan bazı yazılarda Edirne ve Gelibolu’nun acil olarak Türklere bırakılması tavsiye ediliyordu.


15 Eylül 1922 tarihli Alman Berliner Tageblatt gazetesinde eski Alman Dışişleri Bakanlı Fresderik Rosen yazısında “İngilizlerin amacı devlet olarak Türkiye’yi tümü ile yok etmekti fakat Türklerin direniş gücü bunu kırdı.” diyordu.


15 Eylül tarihli Rote Fahne gazetesinde Carl Radek yazısında “İngiltere Anadolu’nun büyük bir bölümünü Yunanistan’a peşkeş çekmişti. Lloyd George’nin Yunanistan’ı desteklemesi Yunan sevgisinden değil, Basil Zaharof sevdasındandı.”


*Basil Zaharof : Yunan asıllı ve Muğla doğumludur. Uluslararası silah ticareti yaparak büyük bir servet sahibi olmuştur. Ticaretteki becerisi ile iki düşman devlete karşılıklı olarak aynı anda silah satması ile ünlenmiştir. 1. Dünya savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan Kuvvetlerine ciddi maddi ve askeri yardımlarda bulunmuştur. Bunun karşılığında savaşı Yunan kuvvetlerinin kazanması halinde, savaş sonrasında Anadolu topraklarında ciddi imtiyazların verilmesi ile ilgili sözler almıştır. Llyod George ile çok sıkı dosttur.


Mustafa Kemal Diplomasisi


Kazanılan zafer ile düşman kuvvetlerine karşı oluşan askeri üstünlüğün psikolojik üstünlük ile devam etmesi gerektiğini bilen Mustafa Kemal, İzmir’e girildikten sonra yerel ve yabancı kamuoyundaki hareketlenmeleri, İngiliz, Yunan, Fransız ve İtalyan yetkililerin tepkilerini bir hafta kadar detaylıca inceledi.


Oluşmasını istediği psikolojik üstünlüğün ilk adımı her ne koşulda olursa olsun uluslararası platformlarda karşısındaki tüm devletleri zor duruma sokmaktı.


Bu sayede onları bir an önce Misak-ı Milli ile belirlenen sınırlar dışına çıkartabilecekti.


Kemal Paşa’nın emri ile Türk ordusunun süvari kıtaları, Eylül ortalarında bir çatışmaya mahal vermeyecek biçimde Çanakkale ve İstanbul boğazları doğrultusunda hareketlenmeye başladı.


Bu durum Çanakkale ve İstanbul boğazlarını denetleyen müttefik kuvvetlerini hem askeri hem de psikolojik olarak zor duruma soktu.


Çatışma çıkarmadan ilerleyen Türk ordusuna silahla mukavemet göstermek ve yeni bir çatışma çıkmasını sağlamak, Türk tarafının dünya kamuoyunda haklılığını kanıtlamasına yardım etmek demekti.


Türklerin bu ilerleyişi, müttefik kuvvetlerde gerektiğinde Türk ordusunun boğazları silah gücü ile alabileceği algısını oluşturdu.

Mustafa Kemal’in uyguladığı bu politika sayesinde müttefik kuvvetleri acele ile yanlış kararlar alacak ve süreç tarafların birbirine düşmesine kadar devam edecekti.


Müttefiklerin Çanakkale Bunalımı


Müttefikler tarafından verilen yanlış kararlar silsilesinin ilki İngiltere’den geldi.


İngiliz kabinesi toplanarak İstanbul, boğazlar ve Gelibolu’yu bırakmamak adına gerekirse tek olarak mücadeleye girme kararı aldı.


İngiliz milletler topluluğu atındaki tüm sömürgelerinden bölgeye asker göndermelerini istedi.


Fakat bunun yanında tek başına savunma kararı almasına rağmen İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Fransa ve İtalya’yı da boğazların savunmasına çağırıyordu.


Bu durum müttefik kuvvetleri arasında ikilik yarattı.


İngilizlerin ikili oyunlarından iyiden iyiye sıkılan Fransa ve İtalya birbirlerine daha çok yaklaşırken İngiltere’den uzaklaştı.


Üstüne üstlük Türklerin kazandığı zafer sonrasında bağımsızlık fikirleri ile yanıp tutuşan birçok İngiliz sömürgesinden de merkezi hükümete “asker gönderemeyiz.” yanıtları ardı arkasına geldi.

Tüm bu gelişmelerin üzerine merkezi hükümete bir muhalefet de içeriden geldi.


İngiliz politikacıların bu zamana kadar uyguladığı politikaların yanlış olduğunu düşünen Türkiye’deki işgal güçlerinin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, ilgili bölgelerin korunması için ülkesinin tekrar silahlı bir girişim içerisine girmesine olduğu gibi karşıydı.

Kendisine merkezi hükümetten gelen “gerekirse silahlı mukavemet edin.” Talimatına karşılık, taraflar arasında yapılabilecek bir antlaşma ile silahsız yöntemlerle bölgede kalınabileceğini savunuyordu.


Kriz iyice artıyor Fransız ve İtalyan gazeteler manşetlerden İngiliz politikalarını açıkça eleştiriyordu.


İtalyan Tribuna gazetesi sorunun barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini,


Fransız Eclair ve Journal des Debats gazeteleri İngiltere’nin boğazlarda ikinci bir Cebelitarık yaratmak isteğinde olduğunu,


Le Temps İngilizlerin Yunanlıları kurtarmaya çalıştıklarını,


Action Française ise tek bir asker ve tek bir silah bile verilmemesi gerektiğini açıkça söylüyordu.


Tüm bu baskılara dayanamayan Fransa Başbakanı Raymond Poincare, Fransız askerlerinin geri çekilmesi ile ilgili emri İstanbul’daki yüksek Komiser General Maurice Pelle’ye gönderdi.


Fransızlar net bir biçimde Türk ordusuna karşı savaşmayacaklarını bildirdi.


Onları İtalyanlar izledi.


İtalyan ve Fransız askerlerinin bölgeden çekilmesi ile İngilizler çaresizlikten Sırbistan ve Romanya’dan yardım istedi.


Hatta bir ara İngilizler kendi ellerinde kalan ihtiyat kuvvetlerini bile boğazlar ve Gelibolu savunması için bölgeye sevk etmeye kalktı.


Dünyadan gelen baskılar sonucunda yalnız kalan İngiltere iyice köşeye sıkıştı.

Tam bu noktada Mustafa Kemal yabancı gazetelere ardı arkasına demeçler vermeye başladı.


İngiliz (Daily Mail) ve Amerikan (Chicago Tribune) gazetelerine kendilerinin önceden belirledikleri Misak-ı Milli sınırlarını aşmadıkları, düşman kuvvetlerinin de bu sınırlara saygı duyarak terk etmesi gerektiği ve hatta Anadolu topraklarında olması muhtemel bir konferansta kendisinin dahi bizzat bulunabileceği konularında demeçler veriyordu.

Bu açıklamalar müttefikler üzerinde oldukça etkili oldu.


Anadolu’da acilen yapılacak olan bir konferansın kendilerine en azından nefes aldıracağını düşünüyorlardı.


Lord Curzon “biran evvel bir konferans gerçekleşmezse Türk ordusu rahat durmayarak Çanakkale yoluyla Trakya’ya geçmeye çalışacaktır.” diyerek korkusunu belli ediyordu.


Nihayet 19 Eylül’de müttefik kuvvetleri yapmış oldukları görüşmede taraflar arasında bir konferans düzenlenmesi konusunda hemfikir oldu.


Konferans için seçilen yer ise Mudanya’ydı.


Yunanistan Askeri Darbesi


İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türk cephelerinde mütareke konuşulurken bir kriz de Yunanistan’da patlak verdi.


Nikolas Plastiras ve Stilyanos Gonatas isimli Albayların önderliğinde bir askeri darbe gerçekleşti ve Yunan kralı tahttan indirilmeye çalışıldı.


Darbe ile yönetimi ele geçiren gözü dönmüş askeri cunta, Yunan kuvvetlerini tekrar toplayarak İstanbul üzerine yürümeyi planlamaya başladı.


Bu durum Türklerden çok, mevcutta İstanbul ve boğazları kontrol altında tutan İngilizlerin canını sıktı.


Yunan cuntacıları bu konuda İngiltere’de yaşayan Yunanistan eski Başbakanı Venizelos hayal kırıklığına uğrattı.


Venizelos’a göre olası bir Yunan saldırısını fırsat bilen Mustafa Kemal Avrupa sırtlarına yürüyebilirdi.


Bu yürüyüş balkan devletleri ve en çok Yunanistan için bir felaket olabilirdi.


Sonuç olarak ne yapıp edip darbecileri İstanbul’a yürüme fikrinden vazgeçirdi.


Venizelos’un düşüncesine göre, Yunan ordusu Mudanya görüşmelerine katılarak zaman kazanabilir ve gücünü yeniden sulh sürecinde toplayabilirdi.


Mudanya Ateşkes Konferansı


Konferans kararının alınmasına rağmen olası bir karar değişikliğine sebebiyet vermemek için Türk istihbaratı gece gündüz çalışıyordu.


İngilizlere “Türklerin 30 Eylül’de İstanbul ve boğazlar bölgesine topyekûn saldırı düzenleyeceği” bilgileri geliyordu.


Bu haberlerin üzerine Yunanistan’da görülen karışıklıklar da eklenince Mudanya görüşmeleri müttefikler için adeta tutunulacak son daldı.


Acele ile görüşmelere geçildi.


Konferans 3 Ekim’de toplandı.


Ankara Hükümeti’ni İsmet Paşa temsil ediyordu.


Karşı tarafta ise, İngiltere’den General Harrington, İtalya’dan General Mombelli ve Fransa’dan General Charpy vardı.


Aslında görüşmelere Yunanistan tarafı da katılacaktı.


Hatta yeni Yunan hükümeti temsilci olarak General Mazarakis ve Albay Sariyannis’i görevlendirdi.


Fakat savaş yanlısı olan bu iki asker görevlendirilmelerine rağmen konferansa katılmadı.

Konferans boyunca Mudanya açıklarındaki bir İngiliz gemisinde beklediler.


Konferans taraflar için oldukça gergin geçti.


Kimi zaman toplantı kesintilere uğradı.


Sonuç olarak 11 Ekim 1922’de taraflar arasında anlaşma sağlandı.


Ayrıca bu anlaşma ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu hukuken tanınmayarak sona erdi.


Mudanya’da Üzerinde Anlaşılan Maddeler


1- Bu antlaşma ile Türk ve Yunan kuvvetleri arasında çatışmalar duracaktır.

2- Doğu Trakya Türk kuvvetlerine geri verilecektir.

3- İstanbul ve boğazlar Türk kuvvetlerine geri verilecektir.

4- Barış antlaşması imzalanana dek müttefik kuvvetleri İstanbul’da kalmaya devam edecektir.

5- Yunan kuvvetleri Meriç nehri gerisine çekilecektir.

6- Yunan kuvvetlerinin çekildiği bölgeler Türk tarafına teslim edilecektir. (Sınırlı sayıda asker ile)

7- Ankara Hükümeti güvenlik ve asayişi sağlamak adına 8.000 asker görevlendirecektir.

8- Yunan geri çekilmesi müttefik kuvvetleri gözetiminde olacaktır.

9- Antlaşma imzalandıktan sonra 3 gün içerisinde yürürlüğe girecektir.

10- Türk kuvvetleri Doğu Trakya’nın tahliyesi bitene kadar bu bölgede askeri faaliyette bulunmayacaktır.

11- Müttefik kuvvetleri askerleri bulundukları bölgede kalacak, Ankara hükümeti bunu kabul edecektir.

12- Türk kuvvetleri boğazlardan 15 kilometre ötesine geçemeyecektir.

13- Yunan ordusunun geri çekilmesine müteakiben müttefik kuvvetleri de 30 gün içerisinde geri çekilecektir.

14- Müttefik kuvvetleri 7 tabur askeri Doğu Trakya’da bulunduracak ve asayişi sağlayacaktır.


Bu antlaşma ile Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele bölümü tamamlandı.


Yunanistan kuvvetleri tamamı ile anayurttan gönderildi.


Olası diğer çatışmaların önüne geçildi ve Lozan Barış Antlaşmasının önü açıldı.

Comments


İletişim

Gönderini aldım, teşekkür ederim.

Sitenin tüm hakları Akdeniz Dergi'ye aittir.

bottom of page