Atatürk Türkiye’sinin Nazi Almanya’sına verdiği diplomatik nota: Prof. Alfred Kantorowicz operasyonu
- Adil Can Kavcar
- 23 Oca 2023
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 25 Oca 2023
Birinci dünya savaşının bitimi ile Dünya, 1929 yılında “Büyük Buhran” adı verilen tarihinin en büyük ekonomik krizi ile karşı karşıya kaldı.
24 Ekim’de ABD’de başlayan kriz kısa süre içerisinde gelişmiş diğer tüm toplumları etkisi altına aldı.
Binlerce şirket ve banka iflas etti, borsalar çöktü.
Üretimdeki daralma nedeniyle dünya genelinde birçok kişi işsiz kaldı.
Bu kriz dönemi özellikle Avrupa halklarında faşizme olan sempatiyi arttırdı. Böylelikle birçok faşist liderleri kamuoyunun karşısında boy göstermeye başladı.
İtalya’da Benito Mussoloini, İspanya’da Francisco Franco ve Almanya’da da Adolf Hitler iktidar oldu. İktidara geldikten sonra mutlak bir dikta rejimine gidebilmek için kendilerini farklı sıfatlar ile diktatör ilan ettiler.
1933 yılında Avrupa’da yükselen faşizmin öncüsü Adolf Hitler’di.
Birinci dünya savaşında Almanya’nın aldığı ağır yenilginin faturasını dönemin siyasi ve askeri yetkililerine kesiyordu.
Alman halkını kurtaracak en büyük eylemin kaybettikleri itibarı tekrar kazanmak için çıkarılacak ikinci bir dünya savaşından geçtiğini söylüyor ve kitleleri peşinden sürüklüyordu.
Ayrıca ülkelerinin ekonomisinin Yahudi kökenli vatandaşların eline terk edildiğini düşünüyordu. Partisinin mutlak bir güç olması halinde Yahudilerin kitlesel olarak temizlenmesi gerektiğini savunuyordu. Ona göre Alman ırkı dışındaki tüm halklar (özellikle Yahudiler) ikinci sınıf vatandaş konumundaydı.
Ekonomiden, kamu kadrolarına ve hatta üniversiteye kadar hemen her noktadan acilen el çektirilmelilerdi.
Ünlü bilim insanı Albert Einstein, bu durum karşısında özellikle Yahudi kökenli akademisyenler olarak geleceklerinin artık Almanya’da olmadığını ve ülkenin büyük bir karanlığa doğru sürüklendiğini görüyordu. Hatta kendisi 1933 ilkbaharında bu koşulları öne sürerek Almanya’dan ayrılmıştı.
1933 ortalarında Nazi Partisi bir dizi karar ile Yahudi akademisyenlere olan baskıyı iyice arttırdı.
Einstein bu durum karşısında Almanya’da kalan arkadaşları için en doğru seçeneklerden birisinin Türkiye’ye gitmeleri olduğunu düşünüyordu. Zaten 1920’den bu yana genç Türkiye dünyanın her noktasında baskı gören toplulukların sığındığı bir liman olmuştu.
Einstein arkadaşlarının kurtarılması için 17 Eylül 1933 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti başbakanlık makamına hitaben bir mektup gönderdi.
Mektupta birçok Yahudi kökenli akademisyenin Almanya’da mesleğini icra edemez hale geldiğinden, çoğunun alanında tecrübeli kişiler olduğundan, izin verilmesi halinde Türkiye’de hiçbir karşılık beklemeden çalışmalarına devam edebileceklerinden bahsediliyordu.
Başbakanlık vakit kaybetmeden konuyu Milli Eğitim Bakanlığı’na danıştı. Einstein’in talebi bakanlıkça uygun görülmedi ve ilk aşamada reddedildi.
Fakat konu bir şekilde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün kulağına da gitmişti. Bu işin seyrini hemen değiştirdi.
Atatürk o dönemde “üniversite reformu” çalışmalarının yapıldığı milli eğitim bakanlığına konunun üzerinden ciddiyetle bir kez daha geçilmesini ve gereğinin yapılmasını söyledi.
Bunun üzerine orada ıslahat müşaviri olarak görev yapan Prof. Albert Malche tarafından "Yurtdışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti" başkanı Prof. Philipp Schwartz ve ekibi Ankara’ya konunun görüşülmesi için davet edildi.
Daha sonra Ankara’ya gelen Prof. Schwartz, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey ve ıslahat müşaviri Prof. Albert Malche ile toplantı yaptı.
Yedi saat süren toplantı sonrasında tam üç yüz akademisyenin içinde bulunduğu bir liste oluşturuldu.
Oluşturulan liste vakit kaybetmeden Atatürk’e sunuldu.
O dönemde çok ünlü bir diş hekimi olan Prof. Alfred Kantorowicz’in ismi listede Atatürk’ün gözüne çarptı.
Fakat Kantorowicz’in isminin üzeri görevden alınarak tutuklandığı için kalemle çizilmişti.
Atatürk zor zamanların adamıydı ve kafasına koyduğu şeyi yapması ile biliniyordu.
Kabul edilen 190 akademisyenin içine Kantorowicz’i de ekletti.
Aynı zamanda bilim insanın derhal serbest bırakılması ve Türkiye’ye gelmesine izin verilmesi ile ilgili Nazilere bir mektup gönderdi.
Nazi hükümetinden mektuba yaklaşık iki ay kadar yanıt gelmedi.
Üstelik diğer akademisyenlerin zamanla Türkiye’ye gelmesi ile oluşturulan listeden Almanya’dan gelemeyen bir tek Kantorowicz kalmıştı.
Bu durum, süreci yakından takip eden Atatürk’ü ikinci aşamaya geçmeye zorladı.
Dışişleri Bakanı’nı yanına çağırttı.
İki ay önce gönderilen mektuba neden yanıt gelmediği ve bu durumun Türkiye’ye karşı kasti bir eylem olup olmadığı ile ilgili bir diplomatik nota hazırlattı.
Nota dışişleri aracılığı ile Nazi Almanya’sına iletildi.
Genç Türkiye’den bu tarz bir çıkışın gelebileceğini düşünmeyen Naziler durumun ciddiyetini kavrayarak Prof. Kantorowicz’i derhal serbest bıraktılar ve 48 saat içerisinde yola çıkmasına yardımcı oldular.
Böylelikle geride kalan son akademisyende Türkiye’ye gelmiş oldu.
Burada en çok dikkat edilmesi gereken nokta, gelen tüm akademisyenlerin genç Türkiye’deki üniversite reformunun çok önemli bir parçası olarak yıllarca canla başla gerçeğidir.
Aynı zamanda Türkiye’deki üniversite reformu dışındaki birçok konu da bu akademisyenlerin katkıları ile tamamlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir.
Peki Ord. Prof. Alfred Kantorowicz kimdir, Türkiye’ye ne gibi hizmetleri olmuştur?
1880 yılında Poznan’da doğan ve sonrasında 1884’de ailesi ile birlikte Berlin’e göç eden Yahudi asıllı Alman Alfred Kantorowicz, 1900 yılında diş hekimi oldu. Görevine 6 ay devam ettikten sonra 1901-1905 yılların arasında tıp eğitimi (dahiliye, enfeksiyon ve cerrahi branşlarında) aldı. 1909 yılında Münih Üniversitesinin diş enstitüsünde diş hekimliğine geri döndü. 1914’de gönüllü doktor olarak birinci dünya savaşına katıldı.
Ordudaki hizmetlerinden ötürü ikinci derecede demir haç madalyası ile ödüllendirildi.
1923 yılında Bonn Üniversitesinde ordinaryüs profesör olarak diş hekimliği görevine başladı ve bu görevi 1933 yılına kadar devam etti.
1933 yılında Nazilerin başa geçmesi ile faşist saldırılara maruz kaldı ve aynı yıl görevine son verildi. Rusya’ya gerçekleştirdiği ziyaretler öne sürülerek komünist damgası vuruldu ve kardeşi ile birlikte hapse atıldı. Türkiye’ye gelinceye kadar yaklaşık 9 ay tutuklu kaldı.
Sonrasında Türkiye’de çalışmalarına devam etti.
Ülkemizdeki 3 yıllık diş hekimliği eğitimini 4 yıla çıkardı. Türkiye’de modern diş hekimliğinin kurucusu olarak kabul edildi. İstanbul Üniversitesinde çalıştığı 17 yıl boyunca yeni hekimlerin yetişmesi için çok çabaladı. Alanında birçok kitap yazdı.
Bunların haricinde Uludağ’ın kayak merkezi olması konusunda öncülük yaptı.
Bir diş hekimi olmasına karşın ülkenin komşu ülkelerle dostluk ilişkileri kurmasına bile yardımcı oldu.
Öncelikle Atatürk’ün dişlerini yapması ve İran Şahı Pehlevi’nin Türkiye ziyareti esnasında Atatürk’ün dişlerini görüp beğenmesi sonrasında Atatürk’ün ricası ile İran Şahı’nın da dişlerini yaptı.
O dönem kronik diş sıkıntıları yaşayan Şahın diş problemlerini gidermesi İran’ın Türkiye ile iyi ikili ilişkiler kurmasına yardımcı oldu.
Emekliliği sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için yaptığı başvurusunun reddedilmesi ve Nazilerin 1945’de iktidarı kaybetmesi üzerine 1949 yılında tekrar Almanya’ya döndü. 1962 yılında 82 yaşında hayatını kaybetti.
コメント