20.000 İnsanı Nazi Ölüm Kamplarından Kurtaran Türk
- Adil Can Kavcar
- 10 Eyl 2022
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Eki 2022
Torunu Emir Kıvırcık’ın “Cepheye Giden Yol” ve “Büyükelçi” kitaplarını okuduktan sonra Behiç ERKİN’in sinema filmlerine konu olabilecek nitelikteki olağanüstü hayatı hakkında detaylı bilgi sahibi oldum.
Behiç ERKİN; askeri mühendislik bilgisi, lojistik koordinasyon kabiliyeti, sevk-idaredeki yeteneği, zor dönemlerde inisiyatif alabilme becerisi ve diplomasideki akıllı hamleleri ile ön plana çıkan döneminin ilerisinde düşünebilen ender insanlardandı.
Kendisi 1907’den beri Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biriydi. Çanakkale zaferindeki üstün başarıları nedeniyle Almanya’nın 1. Dereceden Demir Haç Madalyası’na sahipti. Bu madalyaya sahip ülkemizdeki iki komutandan birisiydi. (Diğer madalyanın sahibi ise Atatürk’tür.)
Kurtuluş savaşında Miralay rütbesi ile ordunun ikmal yollarının idaresini ele almış ve buradaki başarısı sayesinde Türk ordusu savaş alanlarında düşmana karşı ciddi taktiksel üstünlük sağlamıştı.
Genç Cumhuriyetin ilk organize istihbarat teşkilatı olan Milli Emniyet Hizmetleri Teşkilatı’nın fikir babasıydı.
Türkiye demiryollarının tamamı yabancıların elinde iken, demiryolları ile ilgili tüm teknik ve idari dokümanları Türkçeleştirdi. İlk Türk makinistleri yetiştirdi. Şimdiki TCDD’nı (Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları) kurdu.
Bayındırlık bakanlığı yaptı.
Macaristan büyükelçiliği yaptı.
Bunların tümünü yaparken hep geri planda kalmayı tercih etti.
Büyük bir savaş kahramanı olmasına rağmen adı Türk halkı tarafından çok duyulmadı.
Ülkesi için yaptığı hizmetlerin kendisine verilen Paris Büyükelçiliği ile taçlandığı 1939’da Türkiye’nin sessiz kahramanı, adını Dünya’ya “Nazilere kafa tutan Türk” olarak duyuracağından habersizdi.
1930’ların başında yaşanan ağır küresel ekonomik kriz Avrupa’da günden güne tırmanan sağcılığı faşizme evriltmişti.
Türkiye’de vefatından önce Atatürk’te ve 1938 sonrasının Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’de Avrupa’da yükselen bu faşizmin eninde sonunda yeni bir Dünya Savaşı çıkaracağını gayet iyi bilmekteydi.
Bu sebepledir ki İsmet Paşa 30’ların sonunda Avrupa görevlendirmelerine yeteneklerinden emin olduğu yakın çalışma arkadaşlarını göndermekteydi.
Beklendiği biçimde 30’ların sonunda Faşizm etkisi ile İspanya’da Francisco Franco, İtalya’da Benito Mussolini ve Almanya’da Adolf Hitler yönetimi ele geçirdi.
Bunlardan özellikle Hitler 1. Dünya savaşında ülkesinin ağır bir yenilgi almasını hazmedememişti.
Yayılmacı bir politika izleyeceğini yapmış olduğu askeri sanayi hamleler ile belli etti ve zaman kaybetmeden 1939 yılında Polonya’ya saldırarak 2. Dünya savaşını başlattı.
İşte Behiç Bey’in Paris Büyükelçiliği görevi böylesine karmaşık bir dönemde başladı.
Kısıtlı imkanlar ile yürüttüğü görevinin ilk aylarında özellikle dönemin Avrupa’daki askeri üstünlüğünü de elinde tutan Nazi Almanyası Fransa’yı işgal etti.
Nazi işgali ile birlikte Paris’de görev yapmak neredeyse imkansız hale gelmişti. Bu durumda bile sürekli Ankara ile koordineli biçimde çalışmalar sürdürüldü.
İşgalin Fransa üzerindeki etkisi ile Paris’deki hükümet düşürülerek, Vichy’de fiilen Nazilere bağlı kukla bir hükümet kuruldu.
Zor dönemler doğru zamanda inisiyatif alarak karar verebilen insanlar ile sağlıklı biçimde yürütülür. Merkezden gelecek kararın beklenmesinin veya karar alımı esnasında fazladan düşünme imkanının olmadığı zamanlarda lider ruhlu kişi iradesini ortaya koyarak karar alır ve uygular.
Behiç Bey’de bu yeteneğe sahip biriydi.
O dönemde Türkiye’nin politikası hiçbir şekilde savaşın tarafı olmamak üzerineydi. Fakat Fransa’da İsmet Paşa onayı ile alınan her karar ve yapılan her eylem Türkiye’nin taraflara olan mesafeli duruşunu derinden etkileyebilirdi.
Bunu bilen Behiç Bey adeta Fransa sınırları içerisindeki bir devlet başkanı gibi Türkiye’yi temsil ediyordu.
Siyasi ve politik tecrübesi ile alınacak kararları inisiyatifi dahilinde alıyor ve Ankara’ya sadece aldığı kararların neticesini bildiriyordu.
Bu hareketi ile İsmet Paşa’yı büyük bir yükten kurtarıyordu.
Eğer elçilik tarafından alınacak kararlar Nazilerin veya karşı kuvvetin tepkisini çekerse, İsmet Paşa “Alınan kararlar büyükelçi inisiyatifinde tarafından alınmıştır. Elçimizin kararı hükümet bilgisi dahilinde değildir.” manevrası yapabilirdi.
Böylelikle Türkiye alınan karara rağmen yine taraflara eşit mesafede kalabilirdi.
1941 yılında da tam olarak bu duruma örnek verilebilecek, Naziler ile Türkiye’yi karşı karşıya getirecek çok büyük bir olay meydana geldi.
Naziler işgal altındaki topraklarda yaşayan Yahudileri, Slavları, Romanları, eşcinselleri, engellileri, esirleri ve siyasi mültecileri sistematik olarak yok etmek amacıyla toplama kamplarını inşa etti.
Fransa’da yerleşik yukarıdaki özelliklere sahip insanların tümü Naziler tarafından kadın, çocuk, genç, hasta ve yaşlı dinlemeden tüm mal varlıklarına ve taşınmazlarına el koyulduktan sonra trenlere doldurularak bu ölüm kamplarına gönderilecekti.
Sistematik toplama olayı ilk duyulduğunda çok fazla önemsenmedi. Fakat sonrasında her bölgede toplamalar artınca tüm ülkede dile getirilir hale geldi.
İnsanlar Nazi korkusu ile yapılan zulmü görmesine rağmen sessiz kalıyordu.
Özellikle Yahudiler Fransa topraklarında kendilerine yardım edilmesi için çalınmadık kapı bırakmamıştı.
Bu kapılardan biriside Türkiye Büyükelçiliği idi.
Behiç Bey yapılan zulmü görüyor ve herkes gibi izlemek istemiyordu.
Konu hakkında bir şey yapabilmek adına Ankara’ya yazı yazdı. Fakat bir süre beklemesine rağmen Ankara’dan kendisine çözüm önerisi içeren bir yanıt gelmedi.
İnsanların yardım çağrılarına daha fazla kulak tıkayamadı. Dahiyane bir çözüm buldu.
Türkiye Cumhuriyeti fiili olarak savaşın tarafı değildi. Savaşın tarafı olmayan bir ülkenin vatandaşı savaşa katılan ülkelerin hedefi olamazdı.
Yani özetle ölüm kamplarına gönderilecek insanlara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi onların kamplara götürülmemesine sebep olacaktı.
Fikrini hemen uygulamaya koydu. Öyle ki bir süre sonra elçilik önünde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek için bekleyen devasa insan toplulukları oluşmaya başladı.
Elçilik gece gündüz çalışarak elinden geldiğince kapısına sığınan her insana vatandaşlık verdi.
Zamanla bina önündeki topluluklar Nazilerin de ilgisini çekti. Artık bina Nazi subayları tarafından yakın takip altına alınmıştı. Binaya her an baskın olabilir ve elçilik görevlileri tutuklanabilirdi.
Bu noktada elçilik binasında bulunan vatandaşlık belge ve bilgilerinin Nazilerin eline geçmemesi adına tüm elçilik görevlileri (Behiç Bey dahil olmak üzere) belirli saat aralıklarında elçiliğin altında bulunan kazan başında evrakları yakmaya hazır biçimde nöbet tuttu.
İşte tam olarak bu anda Nazilerden Türkiye ile saldırmazlık anlaşmasını bozacak derecede büyük bir hamle geldi.
Fransa'da görevli üst düzey Nazi (SS) generalleri büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmiş 20.000 kadar Yahudi'yi ölüm kamplarına göndermek için trenlere doldurdu.
Bunun haberini alan Behiç ERKİN karşı hamle yaparak üst düzey iki elçilik görevlisini trenin kalkacağı gara gönderdi.
Naziler ise iki görevliyi dinleyecek halde değildi. Öyle ki iki görevli ölüm kamplarına giden trene binmek zorunda kaldı.
İçinde 20.000 kurban ve 2 Türk elçilik görevlisi ile trenler ölüm kampına doğru yola çıktığında ise Behiç Bey Nazi generallerinin karargahını deyim yerindeyse resmen bastı.
Önceki savaşlardan ötürü aksayan ayağını umursamadan generallerin karşısına dikildi ve şiddetli bir ses tonuyla şu konuşmayı yaptı :
“Trenleri durdurunuz! Bu kanunları Türk Yahudilerine tatbik edemezsiniz. Çünkü benim ülkemde din, dil ırk ayrımı yoktur. Benim vatandaşlarımın bir kesimine belirli zorunluluklar dayatmak bizim kanunlarımıza aykırıdır!” diyerek komutanlara meydan okudu.
İlk aşamada komutanlar Behiç Bey’in bu tutumundan hiç hoşlanmadıklarını açıkça belirttiler. Ayrıca bu tavrın iki ülke arasında ciddi diplomatik problemlere yol açabileceğini de eklediler.
İşte bu anda Behiç Bey’in eli cebine gitti.
Cebinden çıkarttığı şey dönemin Alman İmparatoru tarafından verilen ve Almanya’da ancak çok büyük başarıya imza atan sayılı kişilere takdim edilen 1. Derece Demir Haç madalyasıydı.
Bu hareket madalyayı gören Nazi generallerini oturdukları yerden ayağa fırlattı.
Çünkü onlar Fransa'yı işgal etme başarısı göstermelerine rağmen belki de ilk kez bu kadar yakından böyle değerli bir madalyayı görmüşlerdi.
Karşılarındaki kişinin hiç de hafife alınmayacağını anladıklarında Behiç Bey’i sakinleştirmeye, oturtmaya ve bir şeyler ikram etmeye çalışsalar da çabaları boşunaydı.
Behiç Bey generaller karşısında sağladığı psikolojik üstünlük ile ayakta kalmaya devam ederek sözlerine devam etti : “İki elçilik görevlim ile birlikte trenlerdeki vatandaşlarımı derhal geri göndereceksiniz. Onlar gelinceye kadar ben burada ve ayakta onları bekleyeceğim.”
Generaller telaşla telefona sarıldı, ölüm kampına ulaşmak üzere olan tren acilen geri döndürüldü. Trenin ve iki elçilik görevlisinin iyi ve güvende olduğundan emin olan Behiç Bey saatler sonra karargahtan ayrıldı.
Ayrıca aynı dönemde bu insanların ev ve işyerlerine “Bu ev / işyeri bir Türk’e aittir.” İbaresi yazıldı.
Bazı vatandaşlar değişik zamanlarda toplama kampına gitse dahi Türk elçilik görevlileri tarafından insan üstü bir çaba ile kamptan kurtarıldı.
Savaşın iyice kızıştığı dönemde ise artık bu insanların can güvenliğinin Fransa’da sağlanamayacağını düşünen Behiç Bey 20.000 Yahudi kökenli Türk vatandaşını üzerine ay-yıldızlı bayrağımızın asılı olduğu “Büyükelçinin vagonları” olarak adlandırılan trenler ile Türkiye’ye gönderdi.
Günümüzde hala daha Behiç ERKİN’in Türkiye’ye gönderdiği vatandaşların bir kısmı ve onların çocukları Türkiye’de yaşamaktadır.
Nazi kamplarında 6.000.000 insan hayatını kaybederken, yürekli ve insanlığını kaybetmemiş bir adam sayesinde 20.000 insan ölümden kurtarılmıştır.
Comments