1933 Türk Üniversite Reformu’na Alman Akademisyenlerin Etkisi
- Adil Can Kavcar
- 11 Nis 2022
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Eki 2022
Genç Cumhuriyet, 1919 ile 1923 yılları arasında kendisini savaş meydanlarında kanıtlamış, anayurt içerisindeki tüm düşman unsurları temizlemiş ve 24 temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Anlaşması ile kendisini meşrulaştırmıştı.
Fakat daha savaş esnasında bile başarının sadece savaş meydanlarında elde edilenler ile sınırlı olmadığını bilen Mustafa Kemal, yıkıntılar içerisinden filizlenen bu yeni eserin başka reformlar ve köklü değişimler ile desteklenmezse uzun soluklu yaşayamayacağını çok iyi bilmekteydi.
Eğitim, hukuk, sağlık, tarih, sanat, ulaşım, altyapı, kültür, giyim-kuşam, askeriye başta olmak üzere hemen her alanda ülkenin her organının ciddi manada değişime ihtiyacı vardı.
Aynı zamanda tüm bu reformları gerçekleştirmek ve hedeflenen standartları yakalamak için çok fazla zamanları da yoktu.
Çünkü dönem oldukça bıçak sırtı olayların atlatıldığı ve dünyada yakın zamanda yeni başka bıçak sırtı olaylarında yaşanacağının sinyallerinin açıkça görüldüğü bir dönemdi.
1929’da yaşanacak büyük küresel ekonomik krizin ayak sesleri duyuluyor, Avrupa’da faşizm hareketleri tırmanıyordu.
Sırasıyla birçok Avrupa ülkelerinin seçimlerini faşist liderler kazanıyordu. Avrupa’nın çok önemli bir kısmı dikta rejimlerini benimsemişti ve bunun 2. Bir dünya savaşına neden olacağı açıkça ortadaydı.
İşte böyle bir darboğazda genç devlet hem dünyadaki siyasi dengeleri korumalı, hem beladan uzak durmalı hem de tüm bu reformları ayakta kalması açısından biran önce gerçekleştirmeliydi.
Reform denildiğinde öncelikle eğitim sistemi ele alınmalıydı. Bunu iyi bilen kurucu kadro, ülkenin hemen her köşesindeki ferdin en azından temel seviyede okuma yazma bilmesi gerektiğini düşünüyordu.
Fakat elde bulunan mevcut “Osmanlıca” denilen Arapça-Farsça-Türkçe karışımı dilin zorluğu, halk tarafından az bilinirliği ve konuşma dili ile çok uzak bir yapıda olması sebebi ile bunu başarabilmek imkansızdı.
Anadolu ve Türk konuşma biçimlerine en uygun şekilde Latin harflerinden oluşturulan alfabe ile halkın daha basit ve hızlı bir biçimde okuma-yazmayı öğrenenileceği anlaşıldı.
Konuşuldu, tartışıldı, uygulandı, başarı sağlandı.
İkinci adım olarak eğitim kurumlarında yapılacak önemli atılımların üzerinde durulmaya başladı.
İlk olarak Türkiye’nin en parlak 22 öğrencisi 1924 yılında yapılan bir sınav ile seçilerek Almanya, Fransa ve İsviçre’ye gönderildi.
Mustafa Kemal’in değimiyle “Kıvılcım olarak gidip, alev olarak döneceklerdi.”
Sonrasında 1933 yılında üniversiteler özelinde bir “Üniversite Reformu” hareketine başlandı.
Verdiği eğitim yetersiz görülen İstanbul Darülfünun ve diğer tüm üniversiteler kapatıldı. Hocaların birçoğunun görevlerine son verildi.
Tam bu adım atıldığı anda Almanya’da seçimi kazanan Naziler Yahudi, muhalif ve eşcinsel akademisyenlere ciddi baskılar uygulamaya başladı.
Onları tutuklama, toplama kampına gönderme, sınırdışı etme ve emekliye sevk etme girişimlerine hız verdi.
Bu yıldırmalar ile Almanya Üniversitelerinden el çektirilen yetenekli akademisyenler başka ülkelerde iş bulabilmek adına Prof. Philipp Scwartz’ın başkanlığını üstlendiği “Yurtdışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti” adında bir dernek kurdu.
Türkiye’de aynı dönemde Üniversite Reformu hareketinin kilit isimlerinden T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Islahat müşaviri görevindeki Albert Malche ve Mustafa Kemal’in daveti üzerine derneğin başkanı Prof. Schwartz, 6 Temmuz 1933’de saat 14:00’da milli eğitim bakanlığında hazırlamış olduğu akademisyen listesi ile birlikte hazır bulundu.
Kendi anlatımıyla, “Ankarada uzun bir masa etrafında, Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip, Prof. Albert Malche, ben ve diğer bakanlık yetkilileri tam 7 saat Fransızca olarak toplantı yaptık.
Toplantı neticesinde 300’den fazla akademisyenin Türkiye’ye getirilmesine karar verildi.”
Toplantının akabinde kademeli olarak alanında uzman birçok bilim insanı Türkiye’ye getirilir.
Bunların hemen hepsi modern üniversite sistemimizin temelini oluşturacak çok önemli adımlar atarlar.
Hatta Mustafa Kemal’e sunulan listede yer almasına rağmen diş hekimliği konusunda dünyanın bir numarası olarak görülen ve toplama kampında tutulan Alfred Kantorowicz’in Almanya’dan çıkışına Naziler izin vermemişti.
Schwartz’da Mustafa Kemal’e “Kantorowicz’in yerine 2. sıradaki diş hekimini çağırabiliriz.” der. Mustafa Kemal bu işi kendisine bırakmalarını söyleyerek Nazi hükümetine ünlü hekimin bırakılması ile ilgili bir mektup yazar. Mektup 2 ay kadar yanıtlanmaz.
Sonrasında sırf bu hekimin bırakılması için “yazılan mektubumuza 2 ay neden cevap verilmedi?” diye Nazi hükümetine Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri tarafından Nota verilir.
O dönemde Türkiye ile ilişkilerini iyi tutumak isteyen Naziler daha fazla ileri gitmeyi göze alamayarak Kantorowicz’i serbest bırakır ve ünlü diş hekimi bu operasyon ile 48 saat içinde Türkiye’ye getirilir.
Peki Almanya’dan kimler geldi, bu bilim insanlarının Türkiye’ye ne gibi katkıları oldu? Hangi alanlarda hangi çalışmaları gerçekleştirdiler? Bunları inceleyelim.
Tabi ki hepsini tek tek ele almak çok zor ama en önemlileri şöyle sıralanabilir;
Ord. Prof. Dr. Erich Frank (Hekim, İç Hastalıkları Uzmanı) : Ailesi ve kütüphanesi ile birlikte İstanbul’a gelmiştir.
Sayesinde birçok önemli Alman bilimadamı da ülkemize gelmiştir.
Gureba Hastanesinde iç hastalıkları bölümünde çalıştı. Metabolik sistemler, endokrin sistem, vejetatif sinir sistemi ve hematoloji konularında çalışmalar yaptı.
25 yıllık yoğun bir çalışma ile Türkiye’de çok sayıda öğrenci yetiştirdi.
Amerikadan gelen birçok teklifi geri çevirdi. Türkiye olan vefa borcunu ömrünün sonuna kadar ülkemize hizmet etmek ile ödedi ve İstanbulda vefat etti. Aşiyan Mezarlığına defnedildi.
Dr. Alfred Kantorowicz (Hekim, dişhekimi, ortodontist) : Diş hekimliği eğitimini 3 yıldan, 4 yıla çıkardı. Diş hekimliğini cerrahiden ayırdı.
Diş hekimliğinin alt dallarını ayrı kürsüler olarak birleştirdi. Kitaplar yazdı ve diğer fakültelerin kurulmasında önemli rol oynadı.
Hatta İran ile olan diplomatik yakınlaşmada İran şahının diş protezini Türkiye’de yaparak önemli bir rolde oynadı.
Uludağ’ın kayak merkezi olarak kullanılmasının öncülerindendi.
Prof. Dr. Wilhelm Liepmann (Jinekolog) :
Richard von Mises (Matematikçi, Bilim Adamı) : Katı Cisimlerin Mekaniği, Akışkanlar Mekaniği, Aerodinamik, Havacılık ve Uzay Mühendisliği, İstatistik, Olasılık Teorisi çalışmalarda bulundu.
5 sene İstanbul Üniversitesinde görev yaptı. Türkiye’ye gelmiş en önemli bilim adamlarından biridir. Matematik Enstitüsü Direktörlüğü görevini üstlenmiştir.
Hans Reichenbach (Düşünür) : Neopozitivizm üzerine çalışmaları ile ünlüdür. İstanbul Üniversitesinde göreve başladıktan sonra, felsefe tarihi, bilim felsefesi ve sembulik mantık derslerini verdi.
Vehbi Eralp, Nusret Hızır, Cemal Yıldırım, Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg gibi değerli felsefecileri yetiştirdi.
Ernst von Aster (Filozof) : 1936’da Edebiyat fakültesi felsefe tarihi kürsüsünde göreve başlar. Türk Tarih Kongresinde İbn Haldun üzerine konferans verir. Hukuk fakültesinde hukuk felsefesi dersleri verir. Ayrıca fakültede iki farklı kürsünün de yönetimini üstlenir.
Walter Kranz (Dilbilimci, Felsefe Tarihçisi) : İstanbul üniversitesi edebiyat fakültesinde görev yaptı.
Alman dili ve edebiyatı bölümü yönetimini üstlendi. İzmir, Efes ve Bergama’da inceleme gezileri gerçekleştirdi.
Prof. Dr. Curt Kossswig (Zoolog ve Genetikçi) : Türk zoolojisinin kurucusudur. 1933’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi zooloji enstitüsüne profesör olarak başladı.
1951’de Baltalimanı Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü yöneticiliğini yaptı. Manyas Kuşgölü Milli Parkını kurdu. Türkiye’de zooloji konusunda sayısız çalışmalar yaptıktan sonra ülkesine döndü ve orada vefat etti.
Fakat vasiyetinden ötürü cenazesi tekrar İstanbul’a getirildi. Aşiyan Mezarlığına defnedildi.
Ord. Prof. Dr. Alfred Heilbronn (Botanikçi) : Türkiye’de modern botaniğin kurucusudur. İstanbul Üniversitesinde çalışmaya başladıktan sonra Fen fakültesinde enstitü direktörü oldu.
Ayrıca tıp fakültesi, eczacılık fakültesi ve diş hekimliği fakültelerinde botanik, genetik, farmakobotanik, bitki anatomisi ve biyoloji dersleri de verdi.
1947 yılında Türk vatandaşlığına geçti. Hatta ikinci evliliğini bir Türk ile yaptı.
Ord. Prof. Dr. Kurt Zuber (Fizikçi) : 1944’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Enstitüsünde görev aldı.
Fakülte binasının tamamen yanması sonrasında 1950’ye kadar Avrupa standartlarında yeni bir enstitüyü adeta yoktan var etmiştir.
1970 yılına kadar Türkiye’de sonraları çok önemli işler yapacak birçok fizikçiyi yetiştirdi.
Fizik ve ultrases alanlarında birçok deneysel çalışma yaptı. Türkiye’yi ve Türkleri çok sevdi.
Prof. Dr. Hellmut Ritter (Doğubilimci) : 1933 yılında İstanbul Üniversitesinde Arap ve Kars filolojisi konusunda okutman olarak dersler verdi.
1949 yılına kadar Türkiye’de kaldı. Şarkiyat Enstitüsünün kurulmasında çok önemli rol oynadı.
Prof. Dr. Wilhelm Salomon-Calvi (Jeoloğ) : 67 yaşında 1934 yılında Ankaraya geldi. Ankara Yüksek Ziraaat Enstitüsüne bağlı tabi bilimler fakültesi bünyesindeki jeoloji enstitüsünün başına geçti.
Neredeyse tüm Türkiye’yi dolaştı. 1936 yılında “Türkiye Cumhuriyetinde Jeolojik Görünümler” kitabını yayınladı.
Bu kitap için Türkiye’de 13.000 km yol kat etmişti. Peribacalarını keşfetti.
Ankara için su kaynakları keşfetti. Tarım bakanlığında görev yaptı. 1939 yılında maden tetkik arama enstitüsünde jeolog olarak görev yaptı.
Fay hatları ve şehirlerin bunlardan etkilenmesi ile ilgili çalışmalar yaptı.
Erzincan depreminden sonra bölgeyi gezdi detaylı bir rapor hazırladı. 1941 yılında Ankarada vefat etti.
Doç. Dr. Siegfried Oberndorfer (Patolog ve Kanser Araştırmacısı) : 1933 yılında İstanbul Üniversitesi davetini kabul ederek Türkiye’ye geldi.
Tıp fakültesinde doçent ve İstanbul Genel ve Deneysel Patoloji Enstitüsünde müdür olarak görev yapmıştır.
1937’de Kanser araştırma enstitüsüne geçmiştir. Türkiyede onkoloji alanında önemli katkılarda bulunmuştur.
Dr. Rosa Maria Rössler (Patolog) : 1934’de Türkiye’ye geldi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde göreve başladı.
Patoloji anatomi alanında çalışmalar yaptı. Çalışmaları esnasında yılda yaklaşık 1000 otopsi gerçekleştirmiştir.
Türkçe’yi akıcı biçimde konuşabilir hale gelmişti. Birçok Alman meslektaşının yabancı kaynaklarını Türkçeleştirdi.
1943’e kadar bu kitaplar Türkçe olarak tek tek yayınlandı. 1951 yılında Türk vatandaşı oldu. 1954 yılında vefat etti.
Görüldüğü üzere Türkiye’ye 1933 ile 1945 arasında gelmiş Alman akademisyenlerin hemen her alanda Türk Üniversitelerinin modernleşmesi, gelişmesi ve bölümlere, kürsülere ayrılmasında önemli rolleri vardır.
Tüm bunların dışında içlerinden birçoğu kendilerine özellikle Amerika’dan gelen ciddi iş tekliflerine rağmen vefa borçları sebebi ile ömürlerinin son anlarına kadar ülkemize hizmet etmişlerdir.
Kendi alanlarında birçok Türk öğrenci yetiştirmiş ve Türkiye’de bilimin gelişiminde çok önemli katkılar yapmışlardır.
Sadece bilimsel alanda değil sosyal ve kültürel birçok konuda ülkemizin sorunları hakkında raporlar hazırlamış ve bunları kademe kademe uygulamaya geçirtmişlerdir.
Comments